Okuyanlar Anlatıyor

STAFFORD HOUSE: DİL OKULUMUN İLK AYLARI


Ipek Cihangir / Temmuz 12, 2021 / 122 Görüntüleme / 0 Yorum

Size bu yazımda dil okulumun ilk günleri ve sonrasında yaşadıklarımı anlatacağım. Hazırsanız başlıyorum :)

Okulun adı ‘Stafford House’ diye bir dil okuluydu. Host ailemin evi ‘Blackhorse Road’ istasyonuna yakındı. Yakın demişken 15 dakika istasyona yürümem gerekiyordu. Ordan Victoria line’dan direkt Oxford Circus’a, ordan da Central Line'la Holborn'a, yani dil okulumun bulunduğu istasyona geçebiliyordum. Yolculuğum tam 40 dakika sürüyordu. 

Dil okulumun ilk günü..

İlk gün dil test sınavı yaptılar. Türkiye’de upper-intermediate olan dilim okulda pre-intermediate seviyesinde çıkmıştı. Üzüldüm. Ama dedim hemencecik seviyeleri atlarım, sonuçta Türkiye’de zibilyon yıl İngilizce görmüştüm. Sağolsun lise hocalarımdan biri (kendisi hemşireyken sınavlara girip İngilizce öğretmeni olmuş, keşke yapmasaymış) İngilizcemi mahvetmişti. Mesela en kolay kelimeleri bile yanlış telaffuz ediyordu. Zürafa ‘Giraffe’ yani ‘Ciref’ diye okunur ya hani, ‘Cirafa’ diye okuyup biz düzeltince de Fransızcasıyla karıştırdığını söylüyordu (Gerisini siz düşünün).

Sınıfa girdim. Herkesin elinde Iphone ya da Macbook, bende el kitabı sözlük ve canım Nokia E72’im <3 Babam sosyal medya aracılığıyla Türkiye’yle çok konuşmayayım diye laptopumu yanımda getirmeme izin vermemişti. Oturdum yerime, sınıfın yarısından fazlası Çinli. Dil okuluna gidenler bilir, sınıflarda çok Çinli vardır ve herkesin bir dönem sınıftaki en yakın arkadaşları Çinli olur. Ders güzel geçmişti. 

İngiltere'de banka hesabı açmak..

Okuldan çıkarken okul bana banka hesabı açmak isteyip istemediğimi sordu. Türkiye’den bu işleri ayarlamadığım için evet dedim. Pasaportunuz, vizeniz, İngiltere’de ikamet ettiğiniz adres ve okuldan o dil okulunda eğitim aldığınıza dair kanıt mektubuyla banka hesabı açabiliyorsunuz. Ben popüler olduğu için Barclays’ı seçmiştim. Okul benim için bankadan randevu aldı (bankalar randevu sistemiyle çalışıyor). Bir hafta sonra randevuma gittim, ardından da kartım eve postalandı. Bu arada pin kodu olayını anlatmam lazım. Gönderdikleri mektupta pin kodu bölümü çok tanıdık olsa da bizim gibi değilmiş. Ben çözmeye çalışıp Türkiye usülü kazımaya çalışırken kağıdı yırttığım için bir daha mektup gönderdiler. Aşağıda videoyu izleyince nasıl okunuyormuş, anlayacaksınız :) Oha, görmedin mi koca numaraları demeyin, ben o kadar çok kazımaya odaklanmıştım ki, ondan dolayı üstteki jelatini tahriş ettim. 

https://www.youtube.com/watch?v=H3HrUPbOvOc

Neyse, devam edelim. İngiltere’de tanıdığım kimse olmadığı için ilk haftalar dersten eve, evden derse gidiyordum. Host annem, adı Susan, 2. hafta sonumda dedi ki bugün sana ev yasak. Çıkıp gezeceksin. 2-3 yer önerdi. Fotoğraf çekip bana göstereceksin ki gittiğine emin olayım diye de beni iyice tembihledi. Ve evet seçtiğim yeri söylüyorum. Hazır mısınız? Camden Town. 

İlk gezdiğim yer, Camden Town.. 

Camden Town, Londra’da ilk görmeniz gereken yer olmasa da mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri. Tek başına yapılacak çok şey olmasa da arkadaş ortamıyla deli eğlenilebiliyor. Ben o gün tek başıma ne mi yaptım? İstasyondan inince zaten direkt sağa dönüyorsunuz. Gothic kıyafetler satan mağazalar, piercingci, dövmeci ne ararsanız sokağın başında hepsi karşılıyor sizi. Dümdüz yürüdükten sonra Food Market’i görüyorsunuz. Sokak lezzetlerinden take-away deniz mahsüllü noodle aldım yemek standlarından birinden. Sonra Regent’s Canal’ının etrafında bir yer bulup oturdum, yemeğimi yedim. Ardından Food Market’in arkalarındaki plak satan yerleri dolaştım. Mağazanın birinden beyaz bir elbise aldım. O elbiseyi hiç giymedim, ama hala dolabımda duruyor. Biraz daha turladıktan sonra eve geri döndüm. 

Siyahi bir kadın ve Diyarbakırlı bir adamın aşkı..

Susan beni güler yüzle karşıladı. Çektiğim fotoğraflara baktı. Gülümsedi. Biraz sohbet muhabbet derken laf nasıl geldi oraya hatırlamıyorum ama bana Antalya’da aşık olduğu adamı anlatmaya başladı. Susan Antalya’ya arkadaşlarıyla tatile gitmiş. Adamla orda tanışmışlar. Susan adamın bar sahibi olduğunu söylüyor, ama adam kandırmış da olabilir, tatil yeri, yalanın bini bin paradır kesin :) Neyse, güzel bir tatil geçiriyorlar birlikte, sonra Susan Londra’ya dönüyor. Konuşmaya devam ediyorlar. Adam geliyor Londra’ya, Susan gidiyor Türkiye’ye. Her gün sabahlara kadar konuşup dolu dizgin bir aşk yaşıyorlar. Bu arada Susan’ın 2 tane çocuğu var, biri 25-26 yaşında, ilk kocasından. Bir de 2. kocasından Rihanna’dan hallice bir kızı var. Gel zaman git zaman, adam evlenme teklif ediyor ve çocuk istediğini söylüyor. Susan çok mutlu oluyor ama çocuk istemediği için teklifi geri çeviriyor ve çocuk konusu yüzünden ayrılıyorlar. Adamın adını hatırlamıyorum ama sanırım Diyarbakırlıydı. Adama ailesi daha sonra adamı köylerinden helal süt emmiş bir kızla evlendiriyorlar. Susan’ın anlattığına göre adam kadını dövüp dövüp bunu arıyormuş, ben onu istemiyorum, seni seviyorum diye. Sonra telefonda ağlaşıyorlarmış. Susan yapma etme diyormuş da tabi yerseniz. O gün yanımda adamı arayıp beni adamla konuşturmuştu. Ne alaka, hiç sormayın. Aradan zaman geçti, adam bir gün biz gene mutfaktayken Susan’ı aradı. Karısı hamileymiş. Adam ağlıyordu telefonda keşke bu bizim çocuğumuz olsaydı diye. Susan tebrik etti, telefonu kapattığında da uzun uzun sessiz bir şekilde ağladı. Bu hikayeyi anlattım, çünkü o zamanlar çok garibime gitmişti. Siyahi bir kadınla, Diyarbakırlı bir adamın aşkı..

Sonunda teknolojiye kavuştum..

Ben kendime geri döneyim. İlk haftadan sonra aileme laptopumu geri istediğimi söyledim. Ödevlerim için demiştim tabi ama sosyal medyasızlık da beni öldürüyordu açıkçası. Sosyal medya dediysem de Facebook’tan bahsediyorum. O zamanlar Instagram yoktu. Yıl 2011. 1 ay sonra ablam gelecekti, gelirken getirmesi konusunda anlaştık. Annemi de gizli gizli bana ve ablama Iphone almaya ikna etmiştim.

Ablam geldi sonunda. Ben dil okuluna gittiğimden o tek başına dolaşmak zorunda kaldı. Tabii ki onu da ilk Camden Town’a yolladım. O da gitmiş deniz mahsüllü noodle yemiş. Sanki Bursa’da hep onu yiyormuşuz gibi. Ablamın Türkiye’ye dönmeden önceki gün Oxford Circus’taki Apple Store’a gittik. İlk Iphone’larımızı aldık (4S). Teknolojinin gözünü seveyim. Ertesi gün de ablamı yolcu ettim. Ayrılırken ilk günkü gibi zorluk çekmemiştik. 

Okulda Çinli kankilerimde takılıyordum, ama çevrede Türkçe konuşanları da sessiz sessiz dinliyordum. İngilizcem ilerlesin diye çok fazla Türklerle takılmak istemiyordum. 2 ayın sonunda dayanamayıp Latife diye bir kızla arkadaş oldum. Latife benden yaşta büyüktü, ama oradaki en yakın arkadaşlarımdan biri olmuştu sonrasında. Daha sonra da Enes diye başka bir arkadaşım oldu. 2 Türk’le arkadaş olmaktan İngilizce konusu sıkıntı olmaz diye kendimi ikna etmiştim. 

Ve yeni aldığım telefonumu çaldırdım..

3. ayın sonuna geldik. Küçük bir vize problemim çıktı. Bu yüzden xmas tatilinde 2 haftalık Türkiye’ye dönmem gerekiyordu. Gitmemden 2 hafta öncesinde bir gün Latife’yle Oxford Circus’ta bulunan Starbucks’ta buluştuk. Şekerim düşmüştü, acil tatlı bir şeyler yemem gerekiyordu. O zamanlar enn sevdiklerimden White Chocolate Mocha ve browni alıp Latife’nin oturduğu masaya oturdum. İlk ısırıkta ohhh dedim, şimdi daha iyiyim. İki dakika sonra kapalı iki kız geldi yanımıza. Ellerinde harita, bize Zara nerde onu soruyorlardı. İşte fırsat bu fırsat dedim. İngilizcemle bir yol tarif ediyorum anlatamam. Şöyle gideceksiniz, böyle yapacaksınız. Zara’da iki adımlık yer, nesini anlatıyosun di mi? Neyse, kızlar teşekkür etti, gitti. 10 dakika sonra telefonuma bakayım dememle beynimden vurulmuşa döndüm. Güç bela aldırdığım Iphone’um yoktu. Tepsiye koyduğuma emindim. Derken o an kızların gelip tepsinin üzerine harita açışı geldi aklıma. Kızlar haritayı açıp haritayla telefonu aynı anda çekip almışlar. Ağlamaya başladım. Aileme nasıl açıklayacaktım? Polise gittik Latife’yle. Kayıt açıp gönderdiler beni (İngiltere'de bir şeyinizi çaldırdıysanız o kişileri yakalamaları imkansız). Eve geldim, Susan’a durumu anlattım. Bütün gece 2. el 4S aradı benim için. Gece uyuyamıyordum. Kendimi aptal gibi hissediyordum. Sonunda dayanamadım, Türkiye saatleri saat 3 gibi ablamı aradım. Ertesi gün annem aradı, dedi yapacak bir şey yok. Yenisini alalım. 2 hafta sonra Türkiye’ye gelecektim ve babamın bilmemesi gerekiyordu (teknolojik aletlere çok para verilmesine karşıydı o zamanlar). Güç bela ikna etmiştik ilk alındığında da. Onu da çaldırmış olamazdım. Ve cefakar annem bana yeni bir Iphone aldı. 2 hafta sonra Türkiye’ye hiçbir sorun yokmuş gibi geri döndüm. 

Daha sonra birçok şey daha çaldıracaktım. Ama onlar da başka yazıya kalsın :) Peki, siz hiç yurtdışında herhangi bir şeyinizi çaldırdınız mı? Yorum bölümüne cevaplarınızı bekliyorum. 

Sevgiyle kalın.. 

Bir Cevap Yazın

*E-Posta adresiniz gösterilmez.

Oturum Aç

Şifremi Unuttum

İçeriği Şikayet Et